Olmayan geleneksel ilişki anlamı

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.28 16:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9
https://preview.redd.it/zcsn2eeixn751.jpg?width=738&format=pjpg&auto=webp&s=a2a5bb17450b251273e45f66fe956b9450db2dd6

Marksizm 5.1

Marksistler:
  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır.
iddiasındadırlar.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.
Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada, vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir.
Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.
Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir. Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir. Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.
Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir.
O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır. “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten. Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.
İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.
Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.
Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.
Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz. Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.
Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.
Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.
Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır.
Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.
Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.
Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.
Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.
Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler. Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir. Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır. Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır. Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır.
Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.
İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.
Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir. 5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler.
Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.
Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”
Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler.
Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.
Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.
Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.
Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.
Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.
Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.
Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.
Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.
Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını; işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.
Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.
Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir.
Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.
Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.
Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5524
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]